TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ; KORE, KIBRIS ve DARBELER

Reklam
Reklamı Gizle

Merhum eski başbakan Adnan Menderes ve dönemi denilince talihsiz idamlardan sonra akla ilk gelen şey Amerika’dır. Zira Menderes’in meşhur Türkiye’yi küçük Amerika yapma tahayyül ve vaadi esasında bir nevi Amerikan emperyalizmine Türkiye kapılarını ardına kadar açmanın da parolası olmuştur. Menderes dönemi gelişen ve parıldayan bir Türkiye görüntüsü tam bir yanılsamadır. Çünkü ülke kendi sanayi ve ekonomisinin gelişimi ile değil Amerika’dan bolca alınan kredi ve borçlarla parlamaya başlamıştı. Elbette adeta tefeciden borçlarla paçasını düzeltip mahalleye caka satan züppe bir genç misali o ışıldayan 50’lerin arkasında yatan sinsi Amerika’ya teslim olma sürecinin sancılarını gelecek nesiller çekecekti. Büyük Dünya Lideri Atatürk’ün tam bağımsızlık yolunun ekonomik bağımsızlıktan geçtiğini söylediği, ülkede her alanda atılımların yapıldığı 30’lu yıllardaki şiar unutulmuş, borç para ile kalkınma hayalleri kurularak bataklığa sürüklenilmeye başlanmıştı. Evet, şimdi Türkiye’nin kılcallarına kadar giren, darbeler yaptırıp gençleri birbirine kırdıran Amerikan emperyalizminin kucağına oturuş serüvenimizi bir hatırlayalım.

Kore; Batı için en Doğu’da verilen kurbanlar;

14 Mayıs 1950’de Adnan Menderes iktidara gelir gelmez meclis kararı dahi almadan 25 Haziran 1950’de, ABD ordusuna destek olarak, Güney Kore’ye 5000 kişilik kolordu gönderme kararı aldı. Türk askerleri Kore’deki çatışmalarda toplam 734 şehit, 2147 yaralı, 234 esir ve 175 kayıp verdi. Bunca fedakârlık ve kurban sonrası merhum Başbakan Menderes, New York’ta yapılacak NATO toplantısında Türkiye’nin üyeliğinin kabul edilmesini hedefliyordu. Fakat öyle olmadı, talebimiz reddedildi, üstelik ABD yetkilileri Türkiye’den sadece askeri planlamalarını NATO komutanları ile birlikte koordine etmelerini istedi. Hatta o toplantıda İtalya’nın NATO’ya alınıp da Türkiye’nin alınmaması Menderes’i ciddi hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Amerika’nın Sovyetler’in hava ve kara saldırılarına karşı önlemler almak istemesi ve Amerikan Hava Kuvvetleri USAF’ın, Sovyetlere karşı Adana olmak üzere Diyarbakır, Balıkesir, Bandırma, Kayseri, Eskişehir, Afyon ve Balıkesir’de hava üsleri tasarlamış olması fakat Türkiye NATO’ya alınmadığı sürece bunların hayata geçirilmesi mümkün olmaması nedenleriyle ABD, savaş durumunda Türkiye’deki üsleri ve diğer tesisleri kullanmanın ve Boğazların Sovyetler’e kapatılmasını sağlamanın önemini zorunlu olarak kabul etmesiyle 18 Şubat 1952’de Türkiye NATO’ya alındı. Kore’de şehit olan Türk askerlerinin karşılığı daha çok ABD’nin komünist Sovyetler korkusuyla alınmıştı. ABD’den yardımlar başlayınca Türkiye kolaycılığa kapılmış, bu yardımların kısa vadeli kazanımları uğruna Türkiye’nin ulusal savunma stratejileri maalesef ABD’ye bağımlı kılınmış ve 1920’li ve 1930’lu yıllarda Atatürk önderliğinde büyük Türk Milletinin büyük özverilerle elde ettiği ulusal savunma sanayimiz ihmal edilmişti.

ABD destekli darbeler çağının başlangıcı;

ABD yardımlarının neticesi olarak siyaseten artık çok içimize girmişti. Amerika ile balım cicim aylarının bitmişti, ABD Türkiye’den kaçak yollardan ülkesine sokulduğunu iddia ettiği haşhaş üretimini yasaklamasını isteyerek siyasi bir kriz çıkardı zira bu talep, 1959’da Washington’daki CENTO toplantısında Menderes tarafından Türkiye’nin çıkarları gözetilerek ret edildi. Sen misin reddeden, hemen kısa sürede İstanbul ve Ankara’da öğrenci eylemleri başladı ve eylemler şiddetli bir şekilde bastırıldı. Bu olaylar nedeniyle İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmek zorunda kalındı. Olaylar git gide büyüdü ve sonunda 27 Mayıs 1960’da Demokrat Parti askeri darbeyle iktidardan indirildi. Menderes’i deviren askeri cuntanın ilk mesajında NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız denilerek Batı’ya ve bilhassa ABD’ye göz kırpıldı. Yani ‘Amerika’nın çocukları(!)’ artık Türkiye siyasetinde biz varız mesajı vermişlerdi. Menderes’in büyük hayallerle Türkiye’yi kucağına oturttuğu ABD kendi sonunu da getirmişti. Darbeden iki ay sonra ABD cunta kontrolündeki Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirdi, DP hükümeti döneminde ‘kısıtlanan’ dış yardım ve krediler, darbe sonrası ne hikmetse (!) artarak devam etmiş, 27 Mayıs’tan sonraki altı ayda yapılan Amerikan yardımı 279 milyon doları bulmuş, adeta darbe ödüllendirilmişti.

Kıbrıs’ta var olma mücadelesi;

Kıbrıs’ın elden gidişi 2. Abdülhamit dönemine kadar uzanmaktadır. 1878’de devletler hukukuna aykırı bir antlaşmayla Osmanlının sultanı 2. Abdülhamit Kıbrıs adasını İngiltere’ye vermiş, İngiltere de buna karşılık her yıl Osmanlı’ya 22 bin 936 kese altın ödemeyi kabul etmişti. Kıbrıs’a giren İngiliz bir daha çıkar mı? 1950’lere kadar İngilizler adada varlıklarını korudular. Ancak Kıbrıs Rumları, Enosis yani Yunanistan ile birleşmek amacıyla, İngiltere yönetimine karşı 1955’de EOKA örgütünü kurarak İngilizlere olduğu kadar adada varlıklarını istemedikleri Türklere karşı da kanlı saldırılarda bulunmaya başladılar. Kıbrıs Menderes Hükümeti’nin 11 Şubat 1959’de imzaladığı Zürih ve Londra antlaşmalarıyla iki toplumlu ortak yönetimli bağımsız devlet olmuştu ve antlaşmalara göre de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Kıbrıs’ta garantör devlet olup asker göndermişlerdi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olan Papaz Makarios 1961 yılında mevcut anayasa ile Kıbrıs’ın yönetilemeyeceğini tek yanlı olarak ilan etmesiyle 70’lere kadar devam eden kanlı Rum katliamları başlamış oldu. Türkiye, Kıbrıs’taki “vahşetin derhal durdurulması için ABD ve İngiltere’den gerekli girişimlerde bulunmaları” çağrısında bulundu fakat ciddi bir karşılık bulmadı. Kendi göbek bağını kendi kesmek isteyen Türkiye Bakanlar Kurulu eliyle 2 Haziran 1964’te Kıbrıs’a müdahale kararı aldı ve askeri hazırlıklara başlandı. İşte bu noktada ABD’nin o meşhur ‘Johnson’un mektubu’ devreye girdi. ABD Başkanı Johnson, Kıbrıs’a müdahale etmeye hazırlanan Başbakan İnönü’ye “Tek taraflı harekete geçemezsiniz”, “Sovyetler müdahale ederse karışmayabiliriz”, “Sert tepki göreceksiniz”, “Bizim silahları kullanamazsınız”, “ Müdahale ederseniz Kıbrıslı Türkler toptan imha edilirler”, “Güvenlik ve refahınızı düşünüyoruz”, “Çıkarlarınızla ilgileniyoruz”, “Geniş çaplı savaşa yol açar” ve “Her türlü kararı geri bırakın” tehditlerini içeren siyasi tarihimizde kara bir leke olan o meşhur mektubu gönderdi. Hatta yardımları kesmekle dahi tehdit etmişti Türkiye’yi. Ancak Türkiye 1964’te sınırlı da olsa Kıbrıs’a ilk askeri müdahalede bulundu. ABD Dışişleri Bakanı, Türk hükümetinden harekatı durdurmasını istedi ancak İnönü, Amerika’ya, Kıbrıslı Rumların da saldırılarına son vermeleri halinde hava harekatını bitireceklerini açıkladı. Böylece BM Güvenlik Konseyi, 12 Ağustos 1964’te Kıbrıs’ta ateşkes kararı almak zorunda kaldı. Bu harekattan sonra, 1967’ye kadar, Kıbrıs’ta Türklere karşı ciddi saldırılar yaşanmadı. Johnson’un o ‘rezil’ mektubu açıkça gösterdi ki Türkiye’nin o zamana kadar dış politikada izlediği “yalnızca ABD’ye paralel çizgi takip etme” şeklindeki politikası çok hatalıydı. Mektupta, SSCB’nin saldırısı halinde NATO’nun Türkiye’nin yardımına gelmeyeceğinin iması, “İttifaka gözü kapalı sadakat” şeklindeki anlayışın sorgulanmasına ve artık şüphe edilmesine dahi sebebiyet vermiş ve böylece Johnson’un mektubu dahil olmak üzere Türkiye’nin uluslar arası sorunlarında ABD’nin hasımane tutumları Türk dış politikasında çok yönlülüğe geçişi başlatmıştır.

ABD 7 Ekim 1967’de 6. Filosunu İstanbul’a göndermişti. Bu Türkiye’de 60’larda başlayıp 701’ler boyunca devam eden öğrenci hareketleri, sağ-sol olayları dediğimiz kardeş kavgaları ile Türkiye’yi kaosa sürüklemenin adeta bir miladı, kasıtlı bir fitil ateşleyicisi olmuştu. Öğrenci olaylarında ABD askerleri suya atılmış, ABD büyükelçi aracı yakılmış, ABD üssünden askerler kaçırılmıştı. Adeta gizli bir senaryoyla ABD’nin eline sürekli koz veriliyordu. Zira ABD bir yere müdahale edecekse önce yem verir. Mesela ikiz kulelere saldırı ve sonrası Asya ve Ortadoğu’nun ABD tarafından kan gölüne çevrilerek sömürülmesini düşünün. Amerika artık her hükümet değişikliğinde kendisini belli ediyordu. Amerika yardımları ile büyümenin olmayacağını anlayan Süleyman Demirel’in Sovyetlerle temas denemeleri iktidardan indirilmesiyle sonuçlanıyordu. Demirel 12 Mart 1971 de muhtırayla, yani ABD’nin yumuşak darbeyle koltuğundan zorla inmek zorunda kalmıştı. Demirel’in o zamanki Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil bir süre sonra yaptığı “12 Martta Amerika vardı” açıklaması olayı netleştiriyordu. Çağlayangil daha sonra o dönem gazetecilik yapan eski bakanlardan İsmail Cem de aynı döneme ilişkin “CIA altımızı oymuş, haberimiz olmamış” demişti.

1 Temmuz 1974’de iş başında olan Ecevit Hükümeti ABD’nin tepkisine aldırmayarak haşhaş ekimi yasağını kaldırıp 7 ilde haşhaş ekimine izin verdi. Tabi hemen Amerika’dan tepkiler geldi… Amerikalı bazı yetkililer, çok ağır tehditlerle dolu demeçler veriyorlardı: “Sultan Ahmet Cami’ni bombalarız”, “Haşhaş ekilen köyleri bombalarız”, “NATO’dan Türkiye’yi çıkarırız”,

“Türkiye’ye saldırırız”, “Türkiye’yi bombalarız” gibi inanılmaz tehditler! Bunları merhum başbakan Bülent Ecevit tüm detayları ile anlatmıştı, arşivlerden tarayıp bulmanız mümkün. Ecevit hükümeti Kıbrıs’ta yeniden başlayan ve artan kanlı Rum saldırıları sonrası ABD’nin şiddetli muhalefetine karşın, dinlemeyip Türk ordusunu Kıbrıs’a çıkarttı. O zamana kadar Türk ordusu NATO’nun özellikle Amerika’nın bilgisi dışında tek bir adım atması mümkün değildi. Türkiye Kıbrıs harekatında yıllardır sürekli yöneldiği Batı’dan köstek, İslam dünyasından ise destek görmüştü. Türkiye Libya’dan uçaklar için motor yağı, napalm malzemesi, top mühimmatı; İran’dan roketatarlar; Pakistan’dan mühimmat ve sağlık malzemesi temin etmişti. 5 Şubat 1975’de Türkiye’nin NATO/Amerikan silahlarını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmesi ve askerini çekmemesi gerekçesiyle ABD Kongresinde Türkiye’ye silah ambargosu uygulanması kararı kabul edildi. ABD’nin bu kararı üzerine 25 Temmuz 1975’de Türkiye de ortak savunma tesislerine ilişkin 1969 Türk-Amerikan anlaşmasına son vererek İncirlik Üssü dışındaki (NATO göreviyle) diğer üs ve tesislerin çalışmalarını durdurma kararı aldı. Ancak ilerleyen dönemde Sovyetler Birliği Akdeniz’deki, Mısır, Libya ve Suriye’deki varlığını artırmaya başlaması üzerine 26 Eylül 1978′ de Türkiye’ye uygulanmakta olan silah ambargosu ABD Kongresi tarafından kaldırıldı, buna karşılık Türkiye’de kapatılan Amerikan üs ve tesisleri yeniden açıldı.

ABD anlamıştı ki Türkiye’de ileri daha sıkı tutması, emperyalist işgalini güçlendirmesi gerekiyordu. Yine bildik eski taktiği devreye sokarak önce kardeşi kardeşe kırdırarak Türkiye’yi kanlı bir kaosa sürükledi, ardından da iplerini elinde tuttuğu maşalarıyla O.Ç.’lerini (yanlış anlaşılmasın, 12 Eylül darbesinde ABD’nin bizim çocuklar başardı dediği ‘Onların Çocukları’ kast edilmektedir.) devreye sokarak Türkiye’ye yeniden bu kez tüm ağırlığıyla çöktü. Evet, tarihimizin en karanlık ve kanlı ihanet sayfalarından ‘12 Eylül’ meselesi konuyla ilgili pek çok haber, gazete ve kitap taramalarımız sonrası yorumlanarak inşallah gelecek yazımızda anlatacağız ve Türk Amerikan ilişkileri tarihine ilişkin bu yazı dizimizin gelecek 6. bölümü ile epey mesafe kat etmiş olacağız.

”Bizi milletçe yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir doktrini takip eden insanlarız.”

Mustafa Kemal ATATÜRK (01.12.1921 tarihli Meclis Konuşmasından)

Av. Bülent DEMİRBAŞ

MHP Eski İl Genel Meclis Üyesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir