BİR GARİP BAHŞI, KIRŞEHİRLİ ÇEKİÇ ALİ

Reklam
Reklamı Gizle

Henüz gurbet acısının nasır tutmadığı gençlik yıllarım. Burcu burcu özlemlerin, umutsuz aşkların empatisinde yüreğim kıyım kıyım kıyılmakta. Her uzun hava, her bozlak, kanayan gönül yarama tuz basıyor ve o yanış hoşuma gidiyor. “El çek ilacından tabib” sözünü Fuzuli benim için söylemiş gibi. Çekiç Ali derler birinin plağı çıkmış. Dillerden düşmüyor:“Sarı yazma yakışmaz mı güzeleSarardı gül benzim döndü gazeleBen gidiyom sen yârini tazeleAl da beni taştan taşa çal güzelOy güzel oy güzel…”Güzel kimdi? Kim bilir. Tecelligâhı olan “oy” ki “oyy”larımdan haberi var mıydı? Mümkün değil. Böyle bir girişten sonra gelelim konumuza: Bozlak, “bozlamak” ses vermek, bağırmak anlamına gelmekte. Feryat etmek, haykırmak, deve bağırması gibi bozulamaktan gelen bir sözcük.Anlattığı toplumsal olaya uygun oyarak yiğitleme, güzelleme, Ağıtlama, yanık ve kerem bozlağı gibi pek çok türünü sayabiliriz. Bozlak denilince akla gelen ilk isimlerden biri Çekiç Ali olmakta. Çekiç Ali, 1932 yılında Kaman ilçesinin Meşe köyünde doğdu. Asıl adı Ali Ersan’dı. Küçük yaşta annesinin derede çamaşır yıkadığı tokacı saz yaparak çalmaya başlamıştı. Çevikliği, ataklığı ve mızrap vurmaktaki hızı yüzünden köylüleri ona “Çekiç” lakabını takılmışlardı. “İstanbul’da faaliyet gösteren bir plak şirketi, Çekiç Ali’ye ait bir plağı izinsiz basıp çoğaltarak piyasaya sürer. Çekiç Ali’nin itirazına; “şark kurnazlığı ile “senin adın Çekiç Ali değil ki, sen Ali Ersan’sın” diyerek bir kılıf uydurur. Bunun üzerine Ali Ersan da, halk arasında ünlü olan Çekiç Ali adını hukuki yolla resmileştirerek Çekiç soyadını alır ve yeni adı “Ali Çekiç” olur.” Evet, Kaman’ın Meşe köyünden Ali Ersan’ın “Kırşehirli Çekiç Ali” olmasının kısa öyküsü böyle. Çekiç Ali’ye “En büyük abdal” sıfatını taşıyan Muharrem Ertaş manevi öğrencisi diyebiliriz. Eşi Fatma Hanım, Muharrem Ertaş’ın yeğeniydi. O, Hacı Taşan’dan dört yaş küçük, Neşet Ertaş’tan da dört yaş büyüktü. Yusuf ve Bulduk ustalardan Muharrem Ertaş’a geçen geleneği, Hacı Taşan ve Çekiç Ali devam ettirmişti.Çekiç Ali Muharrem Ertaş etkisini kendi iç dünyasında yoğurdu. Kendi yeteneği ve sanat gücünün süzgecinden geçirdi. Onu taklit etmeden, ama ondan aldığı esinle yeni bir anlatıma ulaştı. Hayatını düğünlerde çalıp çığırarak kazandığı için, okuduğu türkülerin bazıları oyun türküleri ve oyun havalarından oluşuyordu. Söylediği ağıtlar ise, yörede yaşanan acılı olaylar üzerine söylenmiş anonim söz ve ezgilerdi. 1835-1910 yılları arasında yaşamış bulunan Âşık Said ve onun oğlu Âşık Seyfullah’ın söylenmiş olduğu ağıt ve bozlaklar başta geliyordu. Çekiç Ali’nin içten gelen duygulu ve yanık bir sesi vardı. Yöre müzisyenlerinin hepsinde görülen orijinal gırtlak nağmeleri, titretme ve triller, sözcüklerin söyleniş ve vurgularındaki özellik Çekiç Ali’de en açık bir şekilde görülmekteydi. Repertuarının büyük bölümü ağıtlardan oluşuyordu. Çekiç Ali, okul görmemişti. Doğuştan yeteneğini geliştirerek kendi kendini yetiştirmiş “alaylı sanatçılar” kuşağındandı. Bu geleneğin diğer ustaları gibi o da içinde doğup büyüdüğü toplumu ve bu toplumun neşesini, hüznünü, ağıtını, oyununu, eğlencesini dile getirmişti. Bunu sanat yapmak için değil, çalıp okumayı doğal bir yaşam biçimi olarak benimsediği için yapmıştı. 1969 yılında İstanbul’da düzenlenen 9.Halk Oyunları Festivali’ne katılan Kırşehir ekibinin başında elinde sazı ile Çekiç Ali vardı. Birinciliği Kırşehir ekibi kazanmıştı. Bu başarıda, Kırşehir oyunlarının güzelliği yanında, bu halay ve oyunları ustaca çalan ve türkülerini başarıyla söyleyen Çekiç Ali’nin katkısı büyüktü.Çekiç Ali’nin hem sesinde hem sazında kendine özgü rengi vardı. Muhar-rem Ertaş, Hacı Taşan’ın, Neşet Ertaş’ın da okuduğu bazı türküleri kendine özgü bir tavırla yorumlayarak farkını ortaya koyardı. Aralarında Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Neşet Ertaş gibi sa-natçıların olduğu abdallara, Orta Asya kökenli ozanlık / bahşılık geleneğinin, Anadolu topraklarındaki yeni tarz temsilcilileridir, diyebiliriz. Onlar gittiği yörelerde bildiklerini söylerlerken, oralardan da bir şeyler öğreniyor, dağarcıklarını zenginleştiriyorlar, köyden köye kültür iletişimi yapıyorlardı. “Tokaç” ı saz yaparak kendince türküler çalıp söylemeye başladığı günler-den itibaren başladığı sanat yolu, yorucu ve sıkıntılarla doluydu. Onun hassas ve ince kalbi, bunlara dayanamadı. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde kalp ameliyatı olmuştu. Kısa bir süre sonra beyin kanaması sonunda felç oldu. 13 Eylül 1973’de, henüz kırk bir yaşındayken aramızdan ayrıldı. (Mezar taşının diğer yüzünde ise 13 Ağustos tarihi görünmekte.) Geride kısıtlı olanaklara karşın doldurduğu onlarca plağı, bugün de dillerden düşmeyen bozlakları kaldı. Ruhu şad olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir